Mahkeme duruşma açmak suretiyle tarafları dinleyerek hükmün tavzih yoluyla düzeltilmesine karar vermiş ise de tavzih yoluyla ancak hükmün infazında tereddüt oluşturacak hataların giderilmesinin söz konusu olabileceği, önceki hükmü değiştirecek şekilde tarafların sorumluluklarını artıran ya da eksilten yeni hüküm kurulamayacağı gözetilmeksizin yazılı şekilde tavzihle sonucun değiştirilmesinin usul ve kanuna aykırı olduğu-
Genel Kredi Sözleşmesi nedeniyle menfi tespit istemine ilişkin davada, davacıların sözleşme nedeniyle bankaya borçlu olmadıklarını iddia ettikleri, kefaletin geçerli olduğunun mahkemece kabul edildiği, dava tarihi itibariyle davacıların bankaya sözleşmeden kaynaklanan borçlarının bulunup bulunmadığının uzman bilirkişi tarafından yerinde inceleme yaptırılarak yasadaki kefalet hükümleri de gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekeceği-
Faktoring şirketlerinin, temlik aldıkları alacağın teminatını teşkil etmek üzere teminat senedi alabilecekleri gibi, şahsi teminat kapsamında kefalet de alabilecekleri, bunları engelleyecek yasal bir düzenlemenin bulunmadığı, somut olayda davacının icra kefaletinin geçersizliğini usulüne uygun deliller ile kanıtlaması gerekeceği-
Taraflar arasında başkaca bir akdi ilişki yoksa, vadeden sonra yapılan ödemelerin, mevcut bir borcun ifası amacıyla yapıldığının kabulü gerekeceği-
Yerel mahkemenin yargılamayı sonuçlandırdığı kısa kararda "16.500,00 TL nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi" denildiği halde, gerekçeli kararda "16.500,00 TL nin borcun ödenme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi" denildiği, böylece tefhim edilen kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki yaratıldığı, bu hal, HMK'nun 298/2. maddesine aykırılık teşkil ettiğinden, hükmün bu nedenle bozulması gerektiği-
Davalı icra takibinde her ne kadar haksız çıkmış ise de somut olayın özelliği dikkate alındığında kötü niyetli olduğu kabul edilemeyeceği, mahkemece bu yön gözetilmeden davalının kötü niyetli tazminatla sorumlu tutulmasının isabetsiz olduğu, diğer yandan davacılar her ne kadar ihtiyari dava arkadaşı iseler de, tek harç yatırarak menfi tespit davası açtıkları, bu durum, açılıp birleştirilmiş bir menfi tespit davası gibi kabul edilip yazılı şekilde vekalet ücretine hükmedilmesinin doğru görülmediği-
Hükmün temyizinin hükmün icrasını durdurmayacağı- İlamın yargılama giderine (vekalet ücretine) ilişkin bölümünün, davanın kabulü ya da reddine ilişkin bölümüyle bir bütün olduğu; bu kalemlerin kesinleşmesi ve infazının ancak bir bütün olarak ilamın kesinleşmiş olmasına bağlı olduğu, dolayısıyla, ilamın esasına ilişkin hüküm kısmı kesinleşmeden yargı gideri ve vekalet ücretine ilişkin kısmın da icra takibine konu edilemeyeceği-
Davacı vekilinin ihtiyati tedbir talebinin mahkemece reddedildiği ve yargılaması sırasında icra dosyasına ödeme yapıldığı, bu durumda kabul edilen kısım ile ilgili davanın istirdat davasına dönüştüğü, mahkemece icra dosyasına davacının borçlu olmadığına karar verilen senetle ilgili yapılan tüm ödemeler belirlenip, istirdadına karar verilmesi gerekeceği-
Dava konusu senetlerin düzenlenme tarihinde reşit olmayan davacıya vekaleten annesi olan N. P. tarafından düzenlendiği ve davacının annesinin davacıya vekaleten kambiyo senedi düzenleme yetkisini de içeren vekaletname vererek vekaleten senetleri imzaladığının dosya içeriğinden anlaşıldığı, dava konusu senetlerin tereke borcu nedeni ile düzenlenmiş olup, mirasın reddedilmemiş olduğu anlaşıldığından dava konusu senetlerin düzenlenmesinde usulsüzlük bulunmayıp, davacının senetlerden dolayı borçlu olduğunun kabulü gerekirken, somut olaya ve dosya içeriğindeki belgelere uygun düşmeyen gerekçelerle yazılı şekilde hüküm tesisinin isabetsiz olduğu-
Davanın, bonolardan dolayı borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkin olduğu, davacının bonoların tehdit ile alındığını iddia ettiği, mahkemece davanın BK. m. 31 (TBK. m. 39) uyarınca 1 yıllık hak düşürücü süre içinde açılmadığı ve tehdit olgusunun ispatlanamadığı gerekçesi ile reddine karar verildiği, ancak BK. m. 31’de öngörülen bir yıllık hak düşürücü sürenin re’sen ve öncelikle dikkate alınması gerektiği, hak düşürücü süre dolmuş ise başkaca bir araştırmaya gerek kalmaksızın bu sebeple davanın reddi gerekeceği, mahkemece hem hak düşürücü sürenin dolduğu, hem de esastan davacının iddiasını ispat edemediği gerekçesi ile, başka bir deyişle hem usulden hemde esastan iki ayrı gerekçe ile davanın reddinin doğru olmadığı-
