Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda evin geçimini sağlamayan ve kadın eşi sevmediğine, hayatında başka biri olduğuna dair mesaj atan erkeğin tam kusurlu olduğu, bu itibarla davalı-davacı erkeğin boşanma davasının reddi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşülerek yetersiz gerekçe ile erkeğin davasının kabulüne karar verilmesinin usul ve kanuna aykırı olduğu, ne var ki kadının davasında verilen boşanma hükmü istinaf edilmeyerek kesinleştiğinden erkeğin boşanma davasının konusuz kaldığı, konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermek ve haklılık durumuna göre yargılama giderleri ve vekâlet ücretine hükmetmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerektiği-
Evli olmaksızın başka bir erkekle birlikte yaşayan kadın yararına Türk Medeni Kanunu'nun 169. maddesi koşullarının gerçekleşmediği gözetilmeksizin yararına tedbir nafakasına hükmedilmesinin doğru olmadığı-
Dosyaya ................ Aile Mahkemesi tarafından UYAP üzerinden gönderilen tensip zaptının incelenmesinde, erkek tarafından İ................ Aile Mahkemesi'nin ................ Esas sayılı dosyası ile 20.01.2025 tarihinde kadına karşı evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma davası açıldığının görüldüğü, her iki boşanma davası arasında bağlantı bulunduğundan eldeki boşanma davası ile erkek tarafından açılmış olan davanın birleştirme hususu değerlendirilerek bir karar verilmesi için hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekeceği-
Davalı kadının, davacı erkeğe yalan ve yanlış beyanda bulunarak evlilik öncesi teyzesinin oğlu ile cinsel birliktelik yaşadığını söylemediği ve davacı erkek başkalarından öğrenene kadar da bu durumu evlilik birliği süresince saklamaya devam ettiği, bu hususun davacı tanığının beyanları ile de sabit olduğu, bu halde davalı kadının, erkeğe karşı bulunduğu yalan ve yanlış beyanlarını davacı erkek başkalarından öğrenene kadar evlilik süresi boyunca da saklamak suretiyle evlilik birliği içerisinde erkeğe dürüst davranmayarak güven sarsıcı davranışta bulunduğu anlaşılmış olup, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut olduğundan, olayların akışı karşısında güven sarsıcı davranışta bulunan kadın tam kusurlu olup davacı erkeğin dava açmakta haklı olduğu, eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre davacı erkeğin boşanma davasının kabulüne karar verilmesi gerektiği- "Bu durumda, koşulları var ise evliliğin nisbi butlan nedeniyle iptalinin istenebileceği, bu vakıaların boşanma davasında kadına kusur olarak yükletilmesinin mümkün olmadığı" şeklindeki kraşı görüşün kabul görmediği-
Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, davalı karşı davacı erkeğin eşine sürekli emir kipiyle konuşarak "haber kanallarında insanların eşlerini nasıl öldürdüklerini görüyorsun, benim öfke kontrol sorunum var, beni oraya getirtmeyin" şeklinde sözler söylemek suretiyle sözel şiddet uyguladığının anlaşıldığı, bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak ve evliliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte davalı erkekten kaynaklanan bir geçimsizliğin mevcut ve sabit olduğu, davacı- karşı davalı kadının boşanma davası açmakta haklı olduğu-
Davacı erkek tarafından 10.09.2018 tarihinde açılan boşanma davasının, geçimsizliğin ispatlanmadığı gerekçesiyle reddedildiği ve ret kararının 10.09.2019 tarihinde kesinleştiği, eldeki dava 18.01.2021 tarihinde açılmış olup, reddedilen davadan önceki olaylardan dolayı kadına kusur atfedilemeyeceği gibi, kadına yüklenen kusurlu davranışa ilişkin dinlenen erkek tanıklarının sözlerinin bir kısmı evlilik birliğinin temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan, bir kısmının ise, sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibaret olduğu, kadının birliğinin sarsılmasına sebebiyet verecek bir kusurunun dosya kapsamından ispatlanamadığı, İlk Derece Mahkemesi tarafından erkeğe yüklenen ve istinaf edilemeyerek kesinleşen kusurlar nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında erkeğin tam kusurlu olduğu, bu durumda açıklanan nedenle davacı erkeğin açtığı boşanma davasının reddi gerekeceği-
Dosyanın incelenmesinde; Bölge Adliye Mahkemesinin karar gerekçesinde her ne kadar "...İlk derece mahkemesi tarafından da kabul edildiği üzere, kadına isnat edilen kusurların tanık anlatımı ve diğer belgeler ile sabit olup, tanıkların toplum içindeki konumlarının, akrabalık veya diğer bir yakınlık durumunun başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamayacağı gibi aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmaları olup dosyada tanıkların, olmamışı olmuş gibi ifade ettiğini kabule yeterli delil ve olgu da olmadığı, kadının eylemlerinin, zina davasının kabulü için yeterli olmadığı, zina eyleminin sabit görülmemesinde usul ve yasaya aykırılığın bulunmadığı, erkeğin davasının TMK:166/1 uyarınca kabulünde, yararına tazminat takdiri ile miktarlarında usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla, erkeğin istinaf itirazlarının reddi gerekmiştir. Müşterek çocukların küçük yaşta oldukları, annenin kendisine çocuk verilmemesini gerektirecek uygunsuz bir yaşam tarzı içinde olduğunun iddia edilmediği gibi, böyle bir durumun da dosyaya yansımadığı; aksine karara esas alınan velayete ilişkin uzman raporunda da annenin velayet görevini yerine getirmesine engel bir durumunun olmadığının belirtildiği; annenin zina eylemi sabit görülseydi bile, kendisinden velayet hakkının alınmasını gerektirmediği ki; mahkemenin de buna yönelik bir kabulünün bulunmadığı..." belirtilmiş ise de bir önceki paragrafta da açıklandığı üzere İlk Derece Mahkemesi tarafından erkeğin karşı boşanma davasının 4271 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 161 inci maddesinde düzenlenen zina hukuksal nedenine dayalı olarak kabul edildiği, bu durumda Bölge Adliye Mahkemesinin karar gerekçesinin kendi içerisinde çelişki içerdiği anlaşıldığından, Bölge Adliye Mahkemesince gerekçe içerisindeki çelişki giderilerek istinaf sebepleri ile sınırlı olmak üzere yeniden istinaf incelemesi yapılmak üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerektiği-
Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, her ne kadar erkeğin zina nedenine dayalı boşanma davasının kabulüne karar verilmiş ise de, zina eyleminin ispatlanamadığı anlaşıldığından; erkeğin dava dilekçesinde terditli boşanma talebi olduğu dikkate alınarak, 4721 sayılı Kanun'un 166 ncı maddesinin birinci fıkrası yönünden deliller değerlendirilerek sonuca göre karar verilmesi gerekeceği-
Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, tanık beyanlarında yer alan sair vakıalardan sonra evlilik birliğinin devam ettiğinin, tarafların birbirini affettiğinin, en azından yaşanılanları hoşgörü ile karşıladığının anlaşılamadığı, o halde mahkemece yapılacak işin, tanıkların tekrar dinlenerek, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında tarafların kusurlu davranışları konusunda tanıkların görgüye dayalı bilgilerinin olup olmadığı, yaşanan olaylardan sonra tarafların birbirlerini affederek veya en azından yaşanılanları hoşgörü ile karşılayarak evliliğe devam edip etmediklerinin açık şekilde sorularak sonuca göre karar verilmesinden ibaret olduğu-
Anlaşmalı boşanma davası sırasında tarafların duruşmada "paylaşacak bir malımız ve eşya talebimiz yoktur" şeklinde beyanda bulundukları, boşanma kararının kesinleştiği, anlaşmalı boşanma protokolünde "yasal mal rejiminin tasfiyesine" yönelik bir hükme yer verilmediği gibi boşanma kararının hüküm fıkrasında da eşler arasında geçerli edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesine ilişkin bir karar verilmediği uyuşmazlıkta, eşlerin salt duruşmadaki beyanlarından hareketle; rejim süresince edindikleri mal varlıklarını paylaşarak veya tasfiyeye yönelik haklarından feragat iradesi göstermek suretiyle mal rejiminin tasfiyesini gerçekleştirdikleri sonucuna varılamayacağı- "Eşlerin duruşmada 'paylaşacak bir malımız yoktur' şeklindeki beyanlarında yer alan 'mal' tabirinden mal rejiminin tasfiyesini kapsadığı sonuca ulaşılması gerektiği, eldeki tasfiyeye ilişkin davanın boşanma davasının kesinleşmesinden dokuz yıl sonra açıldığı dikkate alındığında davanın reddi gerektiği" şeklindeki görüşün HGK çoğunluğunca benimsenmediği-