4. HD. 21.05.2025 T. E: 2023/11404, K: 8139
Taşınmazların miras taksimi amacıyla devredilmesi durumunda, her bir mirasçıya tereke payına "değer" olarak denk gelen bir kısım bırakılması esas olmakla birlikte, TMK m. 676 uyarınca terekeye dahil taşınmazların taksiminde tamamen "eşit" bir paylaşımın yapılması zorunluluğu bulunmayıp önemli olan husus, yapılan paylaşımda hisselerin parasal değerine göre "açık bir bedel farkının" bulunmaması, yani edimler arasında ciddi ve objektif olarak makul karşılanmayacak bir oransızlığın mevcut olmamasıdır. Davacı vekilince ileri sürülen, "taşınmazların tapuda gösterilen bedellerinin gerçek değerinin altında olduğu, bu durumun tasarrufların iptali gereğini doğurduğu" yönündeki beyanlar ise; devir işlemlerinin kardeşler arasında yapıldığı ve İcra ve İflas Kanunu’nun 278/3-1 hükmü uyarınca bu tür işlemlerin iptale tabi olduğu savı ile temellendirilmişse de, somut olayın özelliği, kardeşler arasında yapılan rızai taksim sözleşmesi ve özellikle borçluya düşen taşınmazın değerinin yüksekliği dikkate alındığında, bu savların davanın kabulünü gerektirecek derecede inandırıcı ve yeterli delil mahiyetinde olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Nitekim Yargıtay’ın yerleşik içtihatları doğrultusunda; bir işlemin muvazaalı olduğu, alacaklıdan mal kaçırma kastıyla yapıldığı iddiası soyut iddia ve varsayımlarla değil, somut, objektif ve mahkemeyi ikna edici delillerle ispat edilmesi gerekir, eldeki davada ise bu ölçüde delil bulunmadığı gibi, yapılan taşınmaz devirlerinin şekli, zamanlaması, bedelleri ve taraflar arasındaki ilişkinin niteliği birlikte değerlendirildiğinde, işlemlerin borçtan kurtulma saikiyle ve kötü niyetle yapıldığını ispatlayacak yeterlilikte veri elde edilememiştir.
Davacı tarafça yapılan devir işleminin muvazaalı ve mal kaçırmaya yönelik olduğu iddiası ile tasarrufun iptali davası açılmış ise de, davalı üçüncü kişinin borçlunun aciz halini bilebilecek durumda olduğunun veya davalıların mal kaçırma amacıyla iş birliği yaptığının dosya kapsamında ispat olunamadığı, salt devir bedeli ile taşınmazın değeri arasındaki farkın muvazaa olarak kabul edilemeyeceği hususları birlikte değerlendirildiğinde "ispatlanamayan davanın reddine" dair verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı-
TBK. m. 19 uyarınca açılan davalarda da iptali istenilen muvazaalı işlemin borcun doğumundan sonra gerçekleşmiş olmasının gerekeceği- İcra takibine konu alacağın dayandığı ilama göre alacağın 23.05.2005 tarihinde davalının davacıların annesini öldürmesinden kaynaklanan manevi tazminat alacağı olduğu, iptali istenen tasarrufun ise 27.10.1997 tarihinde yapılmış olduğu, icra takibine konu borcun iptali istenen tasarruf tarihinden sonra doğduğundan davanın ön şart yokluğundan reddine karar verilmesi gerekeceği-
Fesih davası ve kesinleşmiş fesih kararına rağmen gerçekleştirilen tapu devirleri ve yapılan sözleşmelerin, arsa sahibi kooperatifler ile yüklenici şirket arasındaki, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ilişkisinin devam ettiğini, tarafların gerçek iradelerinin sözleşmenin feshi yönünde olmadığını, sözleşmeyi devam ettirme iradelerini sürdürdüklerini, sonuç olarak, feshin muvazaalı olduğunu gösterdiği- Arsa sahibi kooperatifler ile yüklenici şirket arasındaki sözleşmenin feshine ilişkin yaratılan muvazaanın, mutlak muvazaa niteliğinde olmakla def’i değil, itiraz mahiyetinde olduğundan, yargılamanın her aşamasında ileri sürülebileceği- İlk Derece Mahkemesince, açıklanan bu sebeplerle, sözleşmenin geriye etkili feshine ilişkin kararın, davacı kooperatif ile davalı dışı yüklenici şirketin gerçek iradesine uygun olmadığı, feshin muvazaalı olduğu, hiç kimsenin kendi muvazaa ve hilesine dayanarak hak ve menfaat temin edemeyeceği gibi üçüncü kişilerin hukuki durumunu ağırlaştıramayacağı, bu durumda, tapu siciline güvenerek iyiniyetle mal iktisap eden davalının iyiniyetinin korunması gerektiği sonucuna varılarak davanın reddine karar verilmesinin isabetli olduğu-
Somut olayda, ilk derece mahkemesince verilen kararın istinaf incelemesi aşamasında iken, davacı banka vekili ve  davalı vekilinin taraflar arasında ibraname imzalandığı ve  davacı vekilinin davadan feragat edeceğine dair beyan dilekçesi sunduğu görülmüştür. Hükmün kesinleşmesinden önce davacının davadan feragat etmesi nedeniyle bu konuda hüküm kurulması görevi ilk derece mahkemesine ait bulunduğundan, diğer tarafından sunulan ibraname kapsamında davanın konusuz kalıp kalmadığının değerlendirilmesi gerekeceğinden bir karar verilmek üzere hükmün kaldırılmasına karar verilmesi gerekmiştir. 
Borcun doğumunun haksız fiil tarihi olduğu ve iptali istenen tasarrufun borcun doğumundan sonra gerçekleştiği- Davalı üçüncü kişinin, davalı borçlunun kardeşi olduğu, davalı borçlunun borcun doğumundan sonra adına kayıtlı bulunan dava konusu taşınmazları, diğer davalı kardeşi ve eniştesine temlik ettiği, taşınmazları devralan davalıların, borçlu davalının durumunu ve kastını bilecek kişilerden olduğu, yapılan tasarrufun muvazaalı olduğu ve anılan tasarrufun TBK'nın 19. ile İİK'nın 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptale tabi bulunduğu, yapılan işlemlerin sırf alacaklıyı zarara uğratmak ve alacağın tahsilini engellemeye yönelik bulunduğu- Davalı üçüncü kişi kardeşin, taşınmazları devraldıktan sonra ve dava tarihinden önce dava dışı 4. kişiye, davalı üçüncü kişi eniştenin de taşınmazı dava tarihinde sonra dava dışı 4. kişiye devrettiği- Dava tarihinden önce devredilen taşınmazlar yönünden davalı 3. kişilerden tazminat isteminin TBK m. 19 gereğince açılan dava yönünden mümkün olmadığı- İİK m. 277 vd. gereğince açılan dava yönünden ise İİK m. 283/2 uyarınca, üçüncü şahıs hakkında nakden tazminata hükmedilmesinin mümkün olduğu- Dava tarihinden sonra devredilen taşınmaz yönünden ise davacının yargılama sırasında davasını bedele dönüştürdüğüne dair beyan dilekçesi sunduğu, TBK m. 19. uyarınca açılan davada dava tarihinden sonra devredilen taşınmaz yönünden HMK'nın 125. maddesi uygulanmak suretiyle bedele dönüşme halinin mümkün olduğu, İİK m. 277 vd.na dayalı dava yönünden de İİK m. 283/2 gereği davanın bedel dönüştüğü, buna göre davalı 3. kişilerin tasarrufa konu malı elden çıkardıkları tarihteki gerçek değeri ile ve borç miktarı ile sınırlı olarak nakden tazmin ile sorumlu tutulmalarının yerinde olduğu-
Somut olayda İlk Derece Mahkemesince; dava İİK'nın 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davası olarak değerlendirilerek, bu davanın görülebilmesi için gerekli aciz belgesi istenilmiş ve ibraz edilememesi üzerine dava usulden red edilmiş ise de varılan sonucun dosya kapsamı ve mevcut delil durumuna uygun düşmediği, davacı vekili dava dilekçesinde açıkça muvazaalı işlemin iptalini istemiş ve hakim ön inceleme oturumunda davayı muvazaalı işlemin iptali olarak değerlendirmiş olduğuna göre, mahkemece işin esasına girilerek ve BK'nın 19. maddesindeki muvazaa olgusunun araştırılarak, bu olgunun ispatı halinde davanın kabulüne, aksi halde davanın reddine karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu-
TBK m. 19'a dayalı açılan davada, dava konusu gayrimenkulün düşük bedel ile devredilmesinin tek başına işlemin muvazaalı olduğunu göstermeyeceği-
Müflis davacı şirketin dava konusu taşınmazı 28/12/2012 tarihli satış sözleşmesi ile 8.000.000 TL bedelle davalı ...ye sattığı, davalı ... San.ve Tic.A.Ş.'nin müflis şirketten 4.000.000 Euro ipotek yükü ile birlikte 8.000.000 TL bedelle satın aldığı taşınmazı 6 ay sonra 28/06/2013 tarihinde 8.500.000 TL bedelle davalı ............. Katılım Bankası A.Ş.'ye satmak suretiyle devrettiği, müflis şirket ile davalı ... San. ve Tic. A.Ş.'nin aynı sermaye grup şirketi ve yetkilisinin aynı kişi olduğu, yapılan devir muvazaalı olduğu anlaşıldığından, dava konusu taşınmazın davalılar arasındaki devrine ilişkin tasarrufların İİK.277 ve devamı maddeleri ile T.B.K. 'nın 19. madde gereğince davacı iflas idaresi yönünden iptaline karar verilmesi gerekeceği-