Davaya konu edilen arazi, Hazine arazisi olduğundan tapusunun davalı tarafından devrinin mümkün olmadığı-
Borçlu şirketin iflasına karar verildiği, şirketin tasfiyesinin kapatıldığı, iflas sürecinde alacaklı tarafın İİK m. 245 uyarınca yetki belgesi aldığı yönünde bir iddia olmadığı, alacaklının ancak bu takdirde dava açabileceği veya açılmış bir davayı takip edebileceği, dolayısıyla alacaklının dava hakkının iflas idaresi tarafından kendisine devredildiğini belgelemesi gerektiği, tasfiye sonucu alacağını alamamış olan davacıya aciz vesikası verilse de, müflis hakkında yeniden takip yapılmasının yeni mal edinmesi şartına bağlı olması dikkate alındığında, davacının borçludan istenebilir bir alacağı olmaksızın TBK m. 19 uyarınca  muvazaalı işlemin iptali davası açılamayacağı-
Terditli olarak açılan, İİK m. 277 vd.na göre tasarrufun iptali olmadığı takdirde TBK'nun 19. maddesine dayalı muvazaalı işlemlerin iptali isteğine ilişkin davada, mahkemece öncelikle İİK'nın 277 ve devamı maddelerine göre değerlendirme yapılması, bu dava koşullarının olmadığının tespiti halinde TBK'nın 19. maddesine göre değerlendirme yapılması gerekirken, bu yönde açılmış bir dava yokmuş gibi karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu-
Takibe dayanak senetlere ilişkin defterler ibraz edilmediğinden mali müşavir tarafından bilirkişi incelemesi yapılamadığı uyuşmazlıkta davacı davaya konu senetlerin davalıya satılan dava konu iki adet taşınmazın bedeli olarak alındığını iddia etmiş ise de taşınmaz bedelini nakden ve tamamen alındığı resmi devir kayıtlarından anlaşıldığından, davaya konu senetlerin davalı borçluya satılan dava konu iki adet taşınmazın bedeli olarak alındığını iddiasına itibar edilmediği-  Hiç kimsenin kendi muvazaasına dayanamayacağı- Davacının borçludaki alacağının gerçek olması dava ön koşulu şartının mevcut olmadığından tasarrufun iptali davasının reddi gerektiği-
Davacı, "davalı şirket ile diğer davalının el ve işbirliği içinde hareket ettiğini, davalı şirketin asıl hak sahibinden mal kaçırmak ve üzerine düşen borçtan kaçınmak için dava konusu bağımsız bölümü danışıklı olarak davalıya devrettiğini" ileri sürdüğünden, davacının bu davayı açmaktaki amacının, danışıklı olduğunu ileri sürdüğü hukuki işlemlerin kendisi yönünden geçersizliğini sağlayarak taşınmazına kavuşmak olduğu ve bu sebeple TBK. m. 19 ile TMK m. 1023 kapsamında davalı yüklenici şirket tarafından davalıya yapılan devrin muvazaalı olup olmadığının araştırılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği- "Satıcı konumundaki davalı şirketin davacı tüketici ile yaptığı sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmediği, taşınmazı baskılar sebebiyle davalıya devrettiğini açıkladığı, davalı şirketin savunması dikkate alındığında 6502 sayılı TKHK'nın 41/1. maddesinin somut olayda uygulanamayacağı" şeklindeki görüşün HGK çoğunluğunca benimsenmediği-
Takip konusu borcun doğum tarihinin senetlerin tanzim tarihi olan 10.03.2016 ve 11.05.2016 tarihi olduğu, dava konusu tasarruf tarihinin borç doğum tarihi sonrası 27.09.2016 ve 03.05.2017 olduğu, söz konusu taşınmazlar yapılan keşif sonucu alınan raporda satış bedeli ile rayiç bedelleri arasında fahiş fark olmadığı, takibe konu senetler ve alacağın varlığına ilişkin yapılan defter incelemelerinde, davalı .................'a yapılan satışların ticari defterlere kaydının yapıldığı, davacı ile davalı alacaklı arasında herhangi bir ticari ilişkiye rastlanmadığı, takibe konu senetlerin ticari defterlere işlenmediği, senetlerin karşılığına ilişkin bir muhasebe kaydının bulunmadığı, gerek TBK 19 hükmü uyarınca gerekse de İİK 277 vd maddeleri uyarınca açılan tasarrufun iptali davalarının dava şartlarından olan alacağın gerçek olması şartının dosya kapsamında mevcut olmadığı anlaşılmakla davanın reddine karar verilmesi gerekeceği-
TBK'nın 19. maddesinde muvazaa hukuksal nitelemesine dayalı açılan davalarda 3. kişinin danışıklı işlem ile hakkının zarar gördüğünün benimsenebilmesi için onun danışıklı işlemde bulunandan bir alacağının var olması ve bu alacağın ödenmesinin önlemesi amacıyla danışıklı bir işlem yapılması gerekir. Davacının bu davadaki amacı alacağını tahsil edebilmek için muvazaa nedeniyle temelde geçersiz olan işlemin hükümsüzlüğünü sağlamaktır. Muvazaaya dayalı iptal davasında davacı, muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmektedir. İİK'nın 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı davacının genel hükümlere, muvazaaya dayanarak dava açmasına engel değildir. Davacının iddiasını kanıtlaması halinde ise iddianın tasarruf konusu malın aynına ilişkin olmadığı, alacağın tahsiline yönelik bulunduğu da gözetilerek İİK'nın 283/1,2. maddesi kıyasen uygulanarak, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacının taşınırların haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması gerekecekti. Genelde denilebilir ki, borçlunun iptal edilebilecek tasarrufları, alacaklılarından mal kaçırılmasına yönelik olarak yapılan ivazsız veya aciz halinde yapılan tasarruflar ile alacaklılarına zarar verme kastıyla yapılan tasarruflardır.
Tasarrufun iptali davalarının İİK 277 ve devamı maddeleri ile bu talep kabul edilmediği takdirde BK 19'a dayalı olarak terditli olarak açılması mümkün olduğu- Davalı taraf, taraflar arasındaki devirlerin murislerinden intikal eden taşınmazların miras paylaşımı kapsamında yapıldığı belirtilmiş olup, bu durumda öncelikli taraflar arasında yapılan tasarrufların taksim gayesi ile yapılıp yapılmadığı, taksim bedellerinin karşılaştırılması ve bedeller arasında taksim amacını aşan fark bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerektiği- Genelde denilebilir ki, borçlunun iptal edilebilecek tasarrufları, alacaklılarından mal kaçırılmasına yönelik olarak yapılan ivazsız veya aciz halinde yapılan tasarruflar ile alacaklılarına zarar verme kastıyla yapılan tasarruflar olduğu- Dosya kapsamında toplanan deliller ve dinlenen tanık beyanlarıyla; mirasçılar arasında imza edilen miras taksim sözleşmesinin geçerli sayılabilmesi için tüm mirasçıların katılımıyla tanzim edilmiş olması gerekeceği- Davalıların mirasçı sıfatıyla kendi aralarında düzenledikleri miras taksim sözleşmesinde sağ olan mirasçıların imzasının bulunduğu görülmüş bu bağlamda miras taksim sözleşmesinin geçerli olduğu değerlendirilmiş olduğu- Tapu kayıtları ve dinlenen tanık anlatımlarına göre mirasçılar arasında taksim yapıldığı ve taksimde bedeller arasında amacını aşan fark bulunmadığı, tarafların kardeş olmasının tek başında muvazaa satışın ispatına karine olmayacağı, davacı tarafından dava konusu taşınmazın alacaklılardan mal kaçırma kastı ile devredildiğinin ispat edilemediği anlaşılmakla, yasanın aradığı koşullarda tasarrufun iptali şartlarının gerçekleşmediği kanaati ile davanın reddine karar verilmiş olması yerinde görüleceği-
TBK'nun 133. maddesinde de açıkça ifade edildiği üzere, mevcut bir borç için salt poliçe taahhüdünde bulunmak veya yeni bir alacak senedi düzenlemenin tek başına yenileme anlamına gelmeyeceği, yenilemenin varlığını kabul için bu konuda yenileme sözleşmesi yapılması gerektiği ve sözleşmenin varlığını ispat yükünün de bunu iddia edene ait olduğu, taraflar arasında bu şekilde düzenlemiş bir yenileme sözleşmesinin olmadığı ve davacı tarafça ispat edilemediği, sadece yeni bono düzenlendiğini iddia ettiği, bu durumda davacının alacağının 30.08.2010 keşide tarihli bonodan kaynaklandığının kabulü gerektiği, aksinin davacı tarafça ispatlanamadığı, borcun kaynağının 16.07.2007 tanzim tarihli bonoya istinaden yenilendiğinin yasal delillerle ispat edilemediği, bu halde borcun doğumunun, iptali istenen tasarruftan sonra gerçekleşmesi nedeniyle önkoşul yokluğu nedeniyle davanın reddi gerektiği-
Vekâletin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davalarda kural olarak hak düşürücü süre ve zamanaşımı süresinin olmadığı- Her iki dava bakımından da ispat yükünün davacı tarafta olduğu- Tanık beyanlarından davaya konu taşınmazın davalının parasıyla alındığı ancak tapu kaydının miras bırakan adına oluşturulduğu, davalı ve annesinin söz konusu taşınmazda oturdukları, vekâletlerin taşınmazı kullanan davalıya intikal amacıyla iradi olarak verildiği, davacıların kandırılmak suretiyle vekâletlerinin alınıp zararlandırıldıkları yönünde somut bir neden ileri süremedikleri, aksine tüm dosya kapsamına ve tanık beyanlarına göre dava konusu payların temlikinin iradî olduğu, talimata aykırı hareket edildiği ve vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddialarının kanıtlanamadığı, annenin payı ile birlikte bu hissenin de ardışık işlemle yine aynı tarihte davalıya intikal ettiği, bütün işlemlerin aynı anda ve aynı amaçla yapıldığı göz önüne alındığında murisin diğer mirasçılardan mal kaçırma kastının bulunduğundan da söz edilemeyeceği, zira annenin ve diğer mirasçıların amacının davalıya oturduğu taşınmazdaki paylarını rızalarıyla temlik etmek olduğu sonucuna ulaşıldığından her iki hukuki nedene dayalı ispatlanamayan davanın reddi gerektiği-