Taraflar arasındaki uyuşmazlığın, TBK.'nin 19. maddesine dayalı olarak açılan nam-ı müstear niteliğindeki muvazaalı işlemin iptali istemine ilişkin olduğu, Bölge Adliye Mahkemesinin "davanın İİK.'nin 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davası olduğu" yönündeki nitelemesi ve "iptali istenilen satışın borçlu tarafından gerçekleştirilmemiş olduğu" şeklindeki gerekçesi yerinde olamamakla birlikte, bu tür davanın görülebilmesi için de iptali istenilen muvazaalı işlemin borcun doğumundan sonra gerçekleşmiş olmasının ön koşul olduğu, dairemizin giderek Yargıtay'ın yerleşmiş görüşlerinden olduğu ve koşul somut olayda gerçekleşmediğinden, sonuç itibarıyla "davanın reddine" ilişkin kararın yerinde olduğu-
Her ne kadar davalı şirkette yönetici olarak görünen ............'nın 01.10.2013 tarihinde diğer davalı şirkette çalışıyor ve her iki şirket yönetici ve çalışanları arasında bağ mevcut ise de; taşınmazın devir bedelinin temlik tarihi itibari ile rayiç bedeli üzerinde bir bedel ile yapılması, tüm bu hukuki işlemlerin davalı şirketlerin usulüne uygun olarak tutulmuş ve delil olma niteliğini haiz ticari defter ve belgelerinde kayıtlı olması, taşınmazın devrinden önce davacı-alacaklının taşınmaz üzerindeki haczin kaldırılmasını talep ettiği, ... ili ... ilçesi ... mahallesi 125 ada 1 parselde kayıtlı taşınmazın haczin kaldırılması talebinden 3 gün kadar önce davacının eşine devredilmesi, davacının tüm bu devir işlemlerini önceden bildiği, bu itibarla da örtülü olarak devre muvafakat gösterdiği, davalılar arasındaki devir işleminin muvazaalı olmadığı, davacıdan mal kaçırma amacı taşımadığı ve gerçek bir satış işlemi olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesinin yerinde olduğu-
Yapılan yargılama, incelenen deliller ve tüm dosya kapsamından; davalıların teyze-yeğen olup akrabalık ilişkisini mahkemeden gizlemeye çalıştıkları, yapılan kolluk araştırması sonucu akraba oldukları ortaya çıkınca mahkemeye beyan ettikleri, davalı ........'in borcun dayanağı ve tarihi sorulduğunda çelişkili beyanda bulunması, bononun taraflar arasında her zaman tanzim edilebilir ve icra takibine konu edilebilir nitelikte olması nedeniyle tek başına borcu ispatlamaya yeterli olmaması, icra takibi kesinleşmesine rağmen kredi kullanma talebi sonuçlanıncaya kadar maaş haczi talebinde bulunulmaması, kredi kullanma sebebi (yatırım vs) açıklanmadığı gibi kullanılan kredinin, iddia olunduğu gibi diğer davalı ..........'ye olan borcu ödemede kullanılmaması, borçlunun mal varlığı araştırılıp borcun ödenmesi yollarına gidilmeyip sadece maaş haczi yoluna başvurulmuş olması, kullanılan kredinin ilk taksitinin dahi ödenmemesinin, davalı ............'in baştan beri geri ödememe amaçlı kredi çekmiş olabileceğini düşündürmesi, davalıların yakın akraba olmalarına ve aralarındaki borç ilişkisini bono düzenleyerek kurmalarına rağmen borcun kaynağı olan 80.000,00 TL para transferinin yapıldığına dair bir kanıt sunamamaları göz önüne alındığında davalılar arasındaki icra takibinin muvazaalı olduğu kanıtlandığından davanın kabulüne karar verilmesi gerekeceği-
Muvazaanın tek taraflı veya iki taraflı sözleşmelerde mümkün olduğu gibi, hem borçlandırıcı hem de tasarrufi işlemlerde yapılabileceği, oysa inanç sözleşmesi hakkın kullanılması ile ilgili olduğundan ancak tasarrufi işlemlerde söz konusu olacağı-İnan sözleşmesi inanılanın yükümlülüklerini, inanç konusunun kullanılma ve tekrar iade koşullarını düzenlediği, buna karşın muvazaa sözleşmesi ise yapılan işlemin tamamen veya kısmen sonuçlarını kaldıracağı-
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, 6183 sayılı Yasa'ya dayalı olarak açılan muvazaalı sözleşmeler nedeni ile alacak istemine ilişkindir...
Somut olayda davacının bu davadaki amacının, borçlu aleyhinde başlatılan icra takip dosyasındaki alacağının tahsiline yönelik olarak, muvazaalı olduğunu ileri sürdüğü hukuki işlemin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamak olduğu - Yargılama sonunda davaya konu edilen satış işleminin muvazaalı olduğunun kanıtlanması halinde davacının dava konusu maldan alacağın tahsili için yararlanabileceği - Ancak davacının bu hakkının ayni değil, şahsi sonuç doğuracağı, muvazaalı işlemin kanıtlanması durumunda tapunun iptaline değil, İİK'nun 283/1. maddesinin kıyasen uygulanarak, iptal ve tescile gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına karar verileceği - Davada güdülen amaç da bu olduğundan, davacının karşılanması gereken bir alacağının bulunup bulunmadığının belirlenmesi, satış işleminin muvazaalı olup olmadığının araştırılması, bu durumların gerçekleştiğinin anlaşılması halinde ise İİK'nun 283/1. maddesinin kıyasen uygulanmasıyla tapu iptal edilmeksizin davacının alacağını almasını sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme yetkisi verilmesi yönünde hüküm kurulması gerektiği - Muvazaanın her türlü delil ile ispat edilebileceği - Davalıların kardeş olduğu, davalı X'in 5.10.2018 tarihli ESD araştırması incelendiğinde, ev hanımı olduğu gelirinin olmadığı, üzerine kayıtlı gayrimenkullerin ev ve işyeri olduğu, dava konusu edilen taşınmaza değinilmediği, taşınmazın devir tarihindeki değerinin 118.544,60 TL olmasına rağmen 6.000,00 TL'ye devredilmesi, davalıların kardeş olması sebebiyle davalının iyiniyetinin olmadığı, diğer davalının davacıdan mal kaçırmak amacıyla bu taşınmazı devrettiğini bilebilecek durumda olduğu ve tarafların ekonomik ve sosyal durumları da göz önünde bulundurulduğunda, davacı tarafın muvazaa iddiasının ispat edildiği -
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Borçlar Kanunu’nun 19. maddesi gereğince muvazaa nedenine dayalı tasarrufun iptali istemli davada görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi mi, Asliye Ticaret Mahkemesi mi olduğu noktasında toplanmaktadır.  “İptal davası” borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işlemlerinin – davacı bakımından - hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı halde, “muvazaa davası”nda, borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Yani yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür. Ayrıca, iptal davası şahsi bir dava olup, İİK m. 284’te belirtilen sürede açılması gerekli olmasına karşın; muvazaa davası ayni bir dava olduğundan, muvazaa kanıtlanırsa dava konusu mal, borçlunun malvarlığından hiç çıkmamış hale gelir. Buna ilaveten muvazaa iddiasının zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebileceği belirtilmelidir. Diğer bir fark da İptal davasında aciz hali (kesin ya da geçici aciz vesikası) aranmasına karşın muvazaa davasında ise borçlunun aciz halinde olması aranmamaktadır. Doktrinde muvazaalı işlemin iptali için iptal davası açılıp açılamayacağı tartışmalı olmakla birlikte uygulamada Yargıtay, alacaklının takibine maruz kalan borçlunun borcu ödememek için muvazaalı olarak malvarlığını elinden çıkardığını iddia ederek üçüncü kişiye karşı TBK m. 19 (818 sayılı BK m. 18) hükmüne dayalı olarak dava açılabileceğini, muvazaalı işlemin ispatı halinde mahkemece İİK m. 283/I kıyasen uygulanarak, tapunun iptali ile borçlunun adına tesciline gerek olmadan davacı alacaklının alacağını alabilmesine imkan sağlayacak şekilde davaya konu taşınmazın haciz veya satışını isteyebilmesi yönünde karar verilmesi gerektiği yönünde değerlendirme yapmaktadır. Hem “muvazaa davasında” hem de “tasarrufun iptali” davasında görevli mahkemeye ilişkin özel bir düzenlemeye yer verilmemiş olup genel kurallara göre görevli mahkemenin belirlenmesi gerekmektedir. 6100 sayılı HMK’nin 2. maddesinin 1. fıkrası gereğince malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir. Yine 2. maddenin 2. fıkrası uyarınca HMK’da ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir. 
Davacı vekilinin dava dilekçesindeki açıklamalardan, davanın İİK'nın 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali isteğine ilişkin olduğu açık olduğu halde davanın TBK'nın 19. maddesine göre açılan muvazaalı işlemin iptali isteği olarak nitelendirilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu- Davacı borçlunun kendisi hakkında başlattığı icra takibini sonuçsuz bırakmak için üçüncü kişiyle anlaşarak kendisi hakkında muvazaalı bir icra takibi başlattığı" ileri sürmüş olup bu davalı üçüncü kişinin takibi, davacının alacağının doğduğu tarihten sonra başlatıldığı, borçlunun ödeme emrini bizzat tebliğ aldıktan sonra icra müdürlüğüne dilekçe vererek, takibin kesinleşmesine muvafakat ettiği ve adına kayıtlı taşınmazlar üzerine haciz konulabileceğini belirttiği anlaşıldığından, davacının İİK 277 vd. maddelerine dayalı olarak tasarrufun iptali davası açabileceği- Davalı üçüncü kişinin davacı alacaklının alacağından haberdar olduğu, davalı üçüncü kişinin borçluya (700.000,00 TL verebilecek) ekonomik gücü olmadığı, borçlu ile arkadaş oldukları, davalı borçlunun tefecilere bulaşınca senet vererek alacaklı gösterdiği üçüncü kişinin mal varlığına konulacak haczi engellemeye çalıştığını" belirtmesi, karşısında davacının davalılar arasındaki takibin muvazaalı olduğu yönündeki iddiasını ispatladığı kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği-
Taraflar arasında imzalanan bu protokol gereği davacının yaptığı aracılık, fırsat gösterme tellallığı niteliğinde olup, sözleşmede davacının hissedarlar ile davalı şirket arasında kat karşılığı inşaat sözleşmesi ya da gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi yapılmasına aracılık edeceği yönünde herhangi bir ibare bulunmadığı ve davalı şirket ile arsanın hissedarları arasında kat karşılığı inşaat sözleşmesi ya da gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi yapılması hususunun, sözleşmede kararlaştırılan ücretin muaccel olacağı zamanı tayin etmek amacıyla yazıldığı anlaşıldığından davacının, davalı şirket ile arsanın hissedarları arasında sözleşme kurulması fırsatına ait bilgiyi sağlamakla üzerine düşen yükümlülüğünü yerine getirdiği bu nedenle sözleşmede kararlaştırılan ücrete hak kazandığı-
Somut olayda; davanın TBK 19. maddesinden kaynaklı tasarrufun iptali davası olduğu da gözetilerek, dava konusu  taşınmazlar üzerine,  teminat ile konulan ihtiyati haczin dosya kapsamına ve yasal düzenlemelere uygun olduğu-